Son günlerde gündemleri bir hayli meşgul eden nükleer enerji ve Türkiye ye nükleer santral kurulumu ihalesi, uzun bir süre daha gündemdeki yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor; tabii AKP iktidarı nükleer santral kurulumu işinden vazgeçmezse. Ülke egemenleri yapılan çeşitli açıklamalarla nükleer teknolojiye sahip olmak gerektiğini vurguluyorlar. Bu teknolojiye sahip olunmasının gerekliliğini ise ülkenin enerji açığı ve enerji konusunda dışa bağımlılıktan kurtulmak olarak açıklıyorlar. Peki bu teknolojiyi pazarlayan ileri endüstriyel ülkeler kendi ülkelerinde neden yeni nükleer santraller kurmuyorlar, hatta faaliyet ömrünü tamamlamadan bu santralleri kapatıyorlar. Son yıllarda nükleer yoldan enerji elde etmenin, bugün nükleer tekellerin sıklıkla vurguladığı gibi ucuz, risksiz bir enerji elde ediş yolu olmadığının ortaya çıkması nedeniyle, ileri endüstriyel ülkelerin bu geri ve zararlı teknolojiden vazgeçtiği artık bilinen bir gerçeklik. Nükleer santrallerin kurulum maliyetlerinin yüksek olması, atık depolama, yakıt masraflarının yüksekliği ve uzun vadede nükleer atıkların depolanma sorununun çözülememiş olması, nükleerden enerji elde edilmesini hem masraflı, hem de doğa ve insana zararlı bir teknoloji olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Peki nükleer tekellerin bu ölümcül ve geri teknolojiyi bizim gibi ülkelere satmaya çalışmalarının arkasında ne yatmaktadır? Burada nükleer tekellerin kar etme amacı ve belki de daha önemlisi teknolojiyi sattıkları ülkeleri nükleer atık depolama merkezlerine dönüştürme çabası tespit edilmelidir. Usa Today gazetesinde Maine Yankee reaktörü genel müdürünün yaptığı açıklama aslında emperyalist ülkelerin niyetlerini özetlemekte, “radyoaktif atıkların bertaraf etme maliyetleri çok fazla ama biz bunu deniz aşırı ülkelerde kuracağımız tesislere bir kısmını göndererek bu kapatacağımız reaktörlerin bertaraf etme maliyetleri azaltabiliriz.” “Yanki” reaktörünün müdürü aslında “Yanki”lerin yıllardır, uyguladıkları bir politikadan bahsetmektedir. Bu kirli, pahalı ve geri kalmış teknolojileri gelişmekte olan ülkelere ihraç et ve kirlet politikasıdır. Hem bu teknolojiyi satarak kar et, hem de bu ülkeleri nükleer çöplük haline getir ayrıca gerektiğinde de elindeki atığı bu ülkelere göndererek, ucuz yollu bu atıklardan kurtul, özet olarak emperyalistlerin geri teknoloji ihraç politikalarının altında yatan amacın bu olduğu da görülmelidir. Aslında bu politika yıllar önce enerji alanında termik santral teknolojisi ihracı ve kurulumlarıyla başladı, nükleerle devam edecek gibi görünüyor. Peki ama, ihtiyacımız olan enerjiyi neden petrol, kömür, nükleer gibi kirli ve eski teknolojilerle üretmek zorundayız? Güneş, su, rüzgar gibi tükenmeyen enerji kaynakları yönünden fakir miyiz? Aslında alternatif enerji kaynaklarına geçmeden önce şunu vurgulamakta fayda var; Türkiye de toplam enerjinin % 26’ sı dağıtım sırasında kayboluyor, bunun ortadan kaldırılması bile ülkenin enerji açığının önemlice bir kısmını kapatmaktadır. Türkiye’deki su gücüyle elde edilebilecek enerji potansiyelin % 30’nu kullandığımızı biliyor muyuz? Sadece su kaynaklarının bile etkin ve rasyonel kullanımı enerji açığımızı fazlasıyla karşılıyor. Kendi ülkesindeki termik santrallerinden emisyon gazlarının salınım miktarının fazla olması nedeniyle kullanmaktan vazgeçmiş Almanya, bugün 17 000 megavat elektrik enerjisini rüzgar santrallerinden karşılamaktadır; fakat bunun yanında aynı Almanya İskenderun da su gözü termik santralinin yapımcısıdır. Hatırlarsınız 2004 yılında bu termik santralin açılışını Almanya başbakanı yapmıştı. Bu küçük örnek bile kendi ülkelerinde alternatif enerji kaynaklarından enerji üretmeye başlayan gelişmiş endüstriyel ülkelerin, bizim gibi ülkeleri kar uğruna çöplüğe çevirme çabalarını göstermektedir. Benzer şekilde Avrupa 2020 yılına kadar 195 milyon Avrupalının enerji tüketimini rüzgardan karşılama hedefini önüne koyarken, Türkiye de bugün 20 megavat enerji rüzgardan elde edilebiliyor ve enerji konusunda Türkiye’nin gelecek projelerini nükleer reaktörler süslüyor. Yapılan çalışmalar Türkiye’nin Ege, Marmara ve Karadeniz bölgelerinde çok ciddi rüzgar alanlarının mevcut olduğunu ortaya koyarken, elektrik Mühendisleri Odasının yaptığı bir çalışmada ise ülkenin rüzgar enerji potansiyeli enerji açığını fazlasıyla karşılayacak miktarda olduğu belirtilmektedir. Dünyanın en büyük kentlerinden bir tanesi olan Barselona bugün tüm sıcak suyunu güneş enerjisinden, bunun yanında şehrin belirli yerlerinde kullanılan enerjinin ise bütününü güneş pillerinden elde ettikleri enerji ile karşılamakta, 2020 de tüm kentin enerjisini güneşten karşılamak için çalışmalarını sürdürmekteler. Bir çok Avrupa kentlerinde güneş enerjisi konusunda benzer çalışmalar sürdürülmekte iken, Avrupa’dan güneş enerjisi potansiyeli yönünde çok daha şanslı bir ülke olan Türkiye de hiçbir yatırım yapılmamaktadır.
Kendi ülkelerinde satış yapamayan nükleer tekel lobilerinin dümen suyuna girmiş AKP iktidarı, nükleer teknolojiyi ülkeye getirmek konusunu kapalı kapılar arkasında somutlaştırmışlar gibi görünüyor. Hükümetin resmi açıklama yapmamasına rağmen, nükleer santral kurulması düşünülen yerler depremsellik, nüfus, ulaşım, çevre gibi 43 kriter üzerinden yapılan incelemelerle belirlendiği birçok kurum yetkilisi tarafından açıklanmıştır. Bu açıklamalarda nükleer reaktör adalarının yapılması düşünülen öncelikli yerler sırasıyla Sinop/ İnceburun, Mersin/Akkuyu, Konya, Sakarya/Tuzağazı, Trakya/Tekirdağ-Edirne, Çilingoz çiftliği, Lizne Burnu’dur. Bunun yanında başta Sinop olmak üzere tüm Türkiye de nükleer karşıtı kamuoyu da yavaş yavaş oluşmaktadır. Çernobil’in etkilerini hala yaşamakta olan başta Sinop olmak üzere tüm Karadeniz’in nükleere ve nükleer tekellere karşı tepkileri hızla büyümektedir. Türkiye de büyük oranda Karadeniz bölgesinin etkilendiği Çernobil faciasının sonuçlarına geçmeden önce, şu bilinmelidir. Nükleer santrallerin Çernobil santrali gibi doğayı ve insanı etkilemesi için patlamasına da gerek olmadığı yapılan çalışmalarda ortaya konulmuştur. Nükleer reaktörler hiçbir terslik olmadığı durumlarda dahi etraflarına radyasyon yaymaktadırlar. Nükleer reaktörlere yakın bulunan bölgelerde kanser oranının diğer bölgelere göre yüzlerce kez fazla olduğu yine yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur. Peki aksilik olup patlarsa Çernobil santralinin 4. reaktöründe olduğu gibi. Tablo o zaman daha da korkunç. 1995 yılında Ukrayna sağlık bakanı ve Birleşmiş Milletler Sekreterinin raporlarında Ukrayna’da 125.000 kişi öldüğü, 400.000 kişi zorunlu olarak göç ettirildiği, 160.000 kilometre kareden fazla alanın radyoaktif kirlenmeye maruz kaldığı, kazadan 9.000.000 kişi doğrudan etkilendiği, kaza sonrasında bölgede 800.000 kişinin temizlik görevinde çalıştırıldığı, Rus temizlikçilerden şimdiye kadar ölenlerin sayısı 7.000 kişi olduğu, Beyaz Rusya’da tiroit kanserleri yüz kat arttığı bildirilmiştir. Unıcef’e göre beyaz Rusya’da 1988’den bu yana çocuklarda görülen hastalıklardaki artış oranları; sinir sistemi ve duyu organları %43, kan dolaşımı hastalıkları %28, cinsel organ ve üriner sistem hastalıkları %39.kemik, kas ve bağ dokuları hastalıkları %62, kan üreten organ hastalıkları %24, demir eksikliği anemisi %10, endokrin sistem bozuklukları %8, şeker %28, doğuştan kalp ve dolaşım hastalıkları %25, kötü huylu urlar %38 olarak duyurulmuştur. Bu insan yönünden zararları, doğal ekosistemlerde yaptığı tahribatlar ise devasadır. Nükleer reaktörlerden kaynaklı böyle bir fatura hiçbir zaman olasılıklar dışında değildir, doğanın ve insanın geleceğini karatacak bu kirli teknoloji dur demeliyiz ve bildiklerimizi eyleme geçirerek nükleere ve tekellerine karşı kullanmalıyız.